11:53

Telefonu açtığında karşı taraf neredeyse kapatmak üzereydi. Telefonları çoğunlukla açmaz, açsa da açıp açmama kararsızlığı yüzünden son saniyede açardı. Telefonun ekranında yazan ismi görünce bir hayli tedirgin olmuştu. O, ne zaman arasa mutlaka başına bir iş açılıyordu. Yine angarya işlerden birini çıkaracaktı başına. Arayan menajeriydi. Karşıdan gelen ses heyecanla konuya girdi. - Nasılsınız? - Şu ana kadar fena değildim. Şimdi iyi miyim emin değilim. Bu senin söyleyeceklerine bağlı. Yine ne sorun var? Başla bakalım anlatmaya. - Ah! Hayır. Bir sorun yok. Aslında her şey harika. Son kitabınız yüz bin baskıya ulaştı. Bu kadar kısa sürede bu sayı çok büyük başarı. Herkes kitaba bayıldı. - Unutmama fırsat vermeyeceksin değil mi? - Neyi unutmanıza? - Boş ver. Benden ne istiyorsun onu söyle.
Menajerin biraz tadı kaçsa da kendini toplamaya çalışarak devam etti.
- Bir şey istemiyorum. Biliyorsunuz, Hamlet Kitabevi ile anlaşmıştık. İmza günü için yani. Bir gün kala size hatırlatmamı istemiştiniz. “yoğunluktan aklımdan” çıkmasın demiştiniz. - O yarın mıydı? - Evet, saat ikide ama bizim en geç birde orada olmamız gerekiyor. - Tamam tamam, o vıcık vıcık kalabalığın arasına sok beni. Elli kere dedim sana, istemiyorum. Sevmiyorum imza günlerini. Kendin söylüyorsun, kitap zaten satıyor. İmza günü neden gereksin ki? İlle beni kızdıracak bir şey yapacaksın. - İsterseniz hasta olduğunuzu söylerim. İptal edebilirim. - Olan olmuş artık, neyse sen yarın gel beni al. Gelmeden önce ara haber ver.
Telefonu kapatınca öfkesini komodinin üstünde duran kitaplardan çıkardı. Salonun ortasına saçılan kitaplara bir de tekme savurdu. Canı kitap imzalamak istemiyordu. İnsanların içinde olmak onun için zulümdü. Ev, sığınağı gibiydi. Orada olmak ona güven ve huzur veriyordu. Evinden ne zaman dışarı çıksa ki mecbur kalmadıkça çıkmazdı, geçmek bilmez panik ataklar yaşıyordu. Şimdi, imza gününe gidecek olmak sinir krizlerine, kalp çarpıntılarına neden oluyordu. Her şey o menajer bozuntusu yüzünden diye geçirdi içinden. Aslında bütün bu planlamaları kendisi yapabilirdi. İmza günlerini ruh haline göre ayarlayabilirdi mesela, tanıtım toplantılarını düzenler, üniversitelerde konuşmaları kimseye ihtiyaç duymadan organize edebilirdi. Ama yapamazdı. Çünkü ileri seviye unutkanlığı vardı. Organizasyonları takip edebilecek bilgisayar kullanma becerisine de sahip değildi. Yaşı gereği biraz da fazla gelenekselciydi. Bu yüzden tüm notlarını defterlere alıyordu. Öykü taslaklarını, yapacağı işleri, hatta yemek tariflerini bile. Sonra da bu defterleri koyduğu yerleri unutuyordu. Bu yüzden doktora gitmişti. Kan değerleri kontrol edilmiş, bir poşet vitaminle evine dönmüştü. Yine de unutkanlığına çare bulamamıştı. Daha da garibi, unutkanlığı belirli bir süreye bağlı değildi. Bazen yapması gereken basit işleri bile unuturken, bazen de bir türlü unutamıyor, aklına mıh gibi kazınıyordu. Hatta unutmak istese bile. İmza günü geldiğinde saat on ikide yola çıktılar. Yol bir türlü bitmek bilmiyordu. Bu durum zaten gitmek istemeyen yazar için iyice can sıkıcı bir hal alıyordu. Tam vaktinde kitabevinde oldular. Her şey hazırlanmış hatta okurlar yavaş yavaş gelmeye başlamıştı bile. Kalabalık bir gün olacağı her halinden belliydi. İmza saati geldiğinde, yazar tüm bu çılgınlığın hemen bitmesi için dua ediyordu. Kuyruk uzadıkça uzamıştı. İnsanlar yazarın son kitabı imzalatmak, beraber bir fotoğraf çektirmek için heyecan içinde bekliyorlardı. Bu durum onu iyice huzursuz ediyordu. Saatler süren işkenceden sonra akşamüstü kuyruk bitmiş, yazar çok yorulmuştu. Bir an önce eve gitmek istiyordu. Başında şiddetli bir ağrı vardı. Ağrı kesici almasına rağmen bir türlü geçmiyordu. Menajerine, hızlıca eve gitmek istediğini söyledi. Bitmek bilmez bir yolculuktan sonra nihayet evindeydi. Yorgunluktan ölmek üzereydi. Hemen ekmek arası bir şeyler hazırladı. Bir bardak suyla onu yedi. Bir tane daha ağrı kesici içti, biraz bekledi ama başındaki ağrı bir türlü geçmedi. Boş defterlerden birini eline aldı. Bir şeyler yazmak istiyordu. Aklı bomboştu, tükendiğini hissediyordu. Son kitabı hariç bugüne kadar yazdıklarından çok da memnun değildi. Bu onu deli ediyordu. Yatıp uyumaya karar verdi. Uyku ona iyi gelecekti. Hazırlanıp yatağına yatmak üzereydi ki başına korkunç bir sancı saplandı. Başı deli gibi dönüyordu. Olduğu yere yığılıp kaldı. Sonrasını hatırlamıyordu. Kendine geldiğinde yarım saattir baygın olduğunu fark etti. Hastaneye gidecek gücü yoktu. Biraz dinlenip, öyle gitmeye karar verdi. Düşerken başını vurmuş olmaktan korkuyordu. On beş yirmi dakika boyunca yatağında uzandı. Sonra ani hareketler yapmadan yavaşça giyindi. Kapıya taksi çağırdı ve en yakın hastaneye gitti. Acil serviste ummadığı bir kalabalıkla karşılaştı. Kaydını yaptırdı ve sakince sırasını bekledi. Sıra ona geldiğinde, yirmili yaşların sonunda, yorgunluktan rengi solmuş genç doktora olan biteni anlattı. Doktor elinden geldiğince ve imkânlar dâhilinde tüm kontrolleri yaptı. Herhangi bir soruna rastlamadı. Sadece tansiyonunun biraz düşük olduğunu, bayılma esnasında daha da düşmüş olabileceğini söyledi. Yine de en kısa zamanda bir nöroloğa görünmesini önerdi. Yazar, sağlıkla ilgili konularda takıntılı birisi değildi ama bayılmış olmak onu çok korkutmuştu. Bu yüzden hızlıca bir nörolog bulup randevu aldı. Randevu tarihi bir gün sonrayaydı. Randevu zamanına kadar hafif baş ağrıları haricince başka bir sorun yaşamadı. Bu baş ağrıları yeni değildi. Bir süredir bu sorunu yaşıyordu. Ancak daha önce hiç bayılmamıştı. Randevusunun geldiği gün yine tek başına, taksiyle gitti. Doktora yaşadıklarını anlattı. Geçmeyen baş ağrılarını, bayıldığı akşamı, başına giren şiddetli sancıyı. Doktor, “kullandığınız bir ilaç var mı?” biye sorduğunda sadece B12 vitamini dedi. Bunun üzerine bir sürü tetkik istendi. MR ve BT çekildi. Sonuçlar iki gün sonra çıkacak, dedi doktor. İki gün sonra tekrar muayenehanesindeydi. - Merhaba hocam, sonuçlar çıkmış galiba. - Bakalım. Siz gelmeden hemen önce geldi sonuçlar. Ben de bakmadım henüz.
Yazar, tedirginliğini gizlemeye çalışarak doktoru izliyor, mimiklerinden anlamlar çıkarmaya çalışıyordu. Bilgisayarın ekranına bakan doktorun bakışları bir anda gerildi, yüzü asıldı, istemsizce ellerini hareket ettirmeye başladı. Bu hali yazarın gözünden kaçmadı. O da gerildi.
- Bir sorun mu var hocam? - Bakın, bunu en yalın şekilde nasıl söylerim bilmiyorum. O yüzden en kestirme yoldan söyleyeceğim. Kafatasınızın içinde bir kitle var. Büyüklüğü beni bir parça endişelendirdi. Ancak şunu bilmelisiniz ki iyi huylu mu yoksa kötü huylu mu henüz bilmiyoruz. Her ne olursa olsun endişelenmenizi istemem. Hepsi için uygun tedavi yöntemlerimiz var. Doktor konuşmasını sürdürürken, yazar bambaşka bir dünyadaydı. Aklında sadece öleceği fikri hâkimdi. Düşünceleri kontrolsüzce akıyor, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Elbette bir gün öleceğini biliyordu. Onun zoruna giden, bu hastalığın yıkıcı etkisine maruz kalıp, her gün biraz daha yıpranarak ölmekti. Doktorun anlattıklarını daha fazla dinleyemedi, müsaade isteyip sessizce odadan çıktı. Doğruca evine döndü. Aklındaki soru işaretleri yok olmuştu. Neden bu kadar unutkan olduğunu ve baş ağrılarının nedenini artık biliyordu. Ama kararlıydı. Bir hastalığın onu yok etmesine izin vermeyecekti. Kemoterapiler, gün geçtikçe kaybedeceği kilolar, dökülecek saçlar… Hem de ne uğruna diye düşündü. Ölümü daha vahim hale getirmek için, dedi. Buna izin vermeyecekti. Asla izin vermeyecekti. İlerleyen günlerde pek çok test yapıldı. İyi huylu bir tümör mü yoksa kötü huylu mu anlamak için patolojik inceleme yapılmasına karar verildi. Doktor bu işlemi bir an önce yapmak istiyordu ancak yazar duyacağı cevaba hazır değildi. Bu nedenle pek çok bahane öne sürdü. İmza günleri olduğunu, bu yüzden pek çok şehir gezeceğini söyledi. Doktor hiddetle karşı çıktı ama yazarın ısrarı karşısında daha fazla mücadele edemedi. İkisinin de ortak verdikleri bir karar neticesinde üç ay sonra patolojik testin yapılmasında uzlaştılar. Klinikten ayrıldıktan sonra evine gitmek için yola çıktı. Ne kadar uzak olduğunun onun için bir önemi yoktu, yürüyecekti. Sakin adımlarla, kendini çok fazla hırpalamadan tam bir saat on iki dakikada evine vardı. Kapıyı iyice kilitledi. Telefonunu sessize aldı. Ve gözyaşlarını serbest bıraktı. O kadar çok ağladı ki, ağlarken uyuyakaldı. Uyandığında eli istemsiz olarak telefonuna gitti. Beş cevapsız çağrı, iki mesaj vardı. Arayan menajeriydi. Mesajlar da ona aitti. Geri dönmedi. Telefonu komple kapattı. Kimseyle konuşmak istemiyordu. Her şeyi ve herkesi unuturken neden bazı insanları unutamıyorum diye düşündü. En çok unutmak istediklerini… Eşofmanlarını giydi, okuma koltuğuna oturup saatlerce, boş boş duvara baktı. Aklı doktorun söylediklerindeydi. “Beyninde, kitle, kötü huylu olabilir.” Ölüme hiç bu kadar yakın hissetmemişti kendini. Ölüm hiç bu kadar yakın değildi ona. Her şeyi arkasında bırakıp gitmek, geride -yazdıklarını saymazsa- kendinden bir parça bırakamamak fikri onu paramparça ediyordu. Bu düşünceler içinde günler geçirdi. Yazar, artık ölüm fikrine alışmıştı. Ne de olsa henüz hiçbir şey bitmemişti. Belki de iyi huylu bir tümördü. Değilse bile bu hastalığı alt etmenin bir yolunu bulacaktı. Çeşitli araştırmalar yapmak amacı ile kendi kendine telefonundan internete girmeyi öğrendi. Bilgisayardan çok daha kolay geldi ona. Arama motoruna hastalığını, belirtileri, tedavi yollarını yazdı. Artık az çok bir fikir sahibi olmuştu. Telefonu kullandıkça, sosyal medyayı da merak etmeye başladı. Mail hesabı, sosyal medyası zaten vardı ama menajeri onun adına yönetiyordu. Zaten şifrelerini de hatırlayamadığı için yeni bir tane mail açmaya karar verdi. Başardı da. Sonra bir hesap oluşturdu. Bunu da başarmıştı. Karıştıra karıştıra ne yapması gerektiğini öğrendi. Bu sayede üç ay geldi geçti. Artık ne olduğunu biliyordu. Sosyal medyada zaman geçirdiği günlerden birinde tanımadığı birinden takip bildirimi geldi. Başta umursamasa da merakına yenik düştü ve istek gönderen hesabı incelemeye karar verdi. Hesap normal görünüyordu. Düzenli paylaşımları vardı. Ancak her paylaşımın konusu depresyondu. Çoğunu okudu, inceledi. Sadece hesapta bir tuhaflık vardı. Hiç takipçisi yoktu ve sadece yazarı takip ediyordu. Bu yazarın dikkatini fazlasıyla çekmişti. Bir sabah kahvaltısını ettikten sonra yine o hesabın paylaşımlarını okumak istedi. Saat öğlene doğru geliyordu. Hesabın canlı yayında olduğunu fark etti. İçinden bir ses yayına gir dese de yayına girmedi. Ertesi sabah yine kendini aynı hesabı incelerken buldu. Tam o sırada hesap yine canlı yayına geçti. Bu sefer yayını izlemeye karar verdi ve bağlandı. Yayında tek izleyici kendisiydi. Yayını yapan kişi ise karanlık bir odadaydı, sadece sesi duyuluyordu belli belirsiz bir siluetten ibaretti. Yazar, kendisi gelene kadar kime yayın yaptığını merak etti. Ama o yayına girdiğinde, yayını yapan adam sesinin tonunda en ufak bir değişiklik olmadan, yayınına devam etti. Sanki yazar hiç gelmemiş, hiç orada değilmiş gibi. Kısa bir süre sonra da yayını bir şey söylemeden kapattı. Adam bu kadar gizemli olmasa da yazarın ilgisini zaten çekerdi. Çünkü yazar yaşadıklarından dolayı ağır bir depresyon geçiriyordu ve adamın tüm paylaşımları, canlı yayınları depresyonla ilgiliydi. Bu da onu dikkat çekici kılıyordu. Birkaç gün adamın yayınlarını yakalamak umuduyla telefonu eline almaya başladı. Ama yayınları ya ortasından yakalıyor ya da sonuna doğru denk geliyordu. Ancak bir iki gün geçtikten sonra adamın yayınları her gün saat on ikiye yedi kala açtığını fark etti. Aradan geçen birkaç gün içinde yayınları açma saatinin hiç değişmediğine emin oldu. Tam on ikiye yedi kala. Bu adam gerçekten tuhaf biri diye düşündü. Yazar, adama gün geçtikçe daha çok bağlanıyordu. Onun paylaşımlarına bakmadan, yayınlarını izlemeden duramıyordu. Ancak bir sabah yayın başladığında büyük bir gariplik vardı. Yayın yapılan oda bu sefer son derece güzel bir şekilde aydınlatılmıştı. Adam, kapüşonu yüzünü iyice kapatan siyah bir sweatshirt giyiyordu. Masanın görünen kısmı, adamın arkasındaki büyük tablo, hepsi simsiyahtı. Her zamanki gibi yayında yine sadece yazar vardı. Yayın normal seyrinde devam etti. Son ana kadar. Son saniyelerde adam konuşmayı bıraktı ve avucunu ilaçla doldurdu. Sanki gözlerini yazarın üstüne dikmiş gibi, bir süre hareketsiz bekledi. Bekledi, bekledi. Yüzünün görünmesine engel olarak ilaçların hepsini ağzına doldurdu. Kafasını hafifçe yukarı kaldırdı. Dudaklarından tek bir cümle döküldü. Sonra da yayın kapantı. Tam yirmi sekizinci dakikada. - Sıfırı unutma.
Adam ilk defa yazarla doğrudan iletişim kurmuştu. İki kelimelik kısacık bir cümle. Ne demek istemişti? Neler oluyordu? Yazar meraktan deliye döndü. Hemen adamın hesabına girdi. Acaba yayın mı kesilmişti? Yayın yoktu, tekrar açılmamıştı. Birkaç gün adamın yayın açmasını bekledi. Ses soluk yoktu. Yazar deli olmak üzereydi. Acaba ölmüş olabilir mi diye düşündü. Bu kadar gizemli birinden beklenecek bir hareketti bu. Zaman hızla akıp gidiyordu. Yazar, haftalardır adamı düşünüyor, onu unutmak istemiyordu. Her an aklında adam vardı, bu şartlarda onu unutması mümkün değildi ama yine de unutmayı riske edemezdi. Odasına gidip hemen bir defter aldı. Adamı not almak istiyordu. Defteri açtığında daha önceden yazılmış bir yazı gördü. Okuduğu anda yere yığıldı. Başı dönüyor, midesi bulanıyordu. Bu nasıl olabilir dedi sessizce. Yazanı tekrar okudu;
İyi tanıyorsun onu. Çok uzaksın ona, bazen çok yakın. Seni bulacak olan adam, Olur sana bir gün kahraman…
1- O, doğru söylüyor. 2- Sözünü tut. 3- Sıfırı unutma. Tekrar tekrar okudu. Yazılanlardan hiçbir anlam çıkaramıyordu. Sadece “sıfırı unutma” Neden adamın son cümlesi onun defterinde de yazıyordu? Üzerindeki şoku atlatana kadar biraz oturdu. Anlam vermeye çalıştı. Sakinleşince de telefonunu eline alıp adamın hesabına girdi. Gözünden kaçan bir şey var mı diye teker teker tüm paylaşımları incelemeye başladı. Bütün paylaşımlar depresyon hakkındaydı. Bunları zaten daha önce defalarca kez okumuştu. Yeni bir şey arıyordu. Sonunda kendine kızdı. Daha önce fark etmemiş olmaktan dolayı şaşırdı. Sayfadaki tüm paylaşımlar saat ikiyi on sekiz geçe yapılmıştı. Ve bu hiçbir anlam taşımıyordu. Kitapları karıştırdı, hatırlamadığım bir şey var mı diye düşündü. Defterlerini inceledi. Tüm gününü bu iş için kullandı ama elinde hiçbir şey yoktu. Birden aklına bir şey geldi. Hemen siyah kapaklı defteri eline alıp, yazılanları tekrar okudu. Arka sayfayı açıp alt alta yazmaya başladı. On ikiye yedi kala Yirmi sekiz dakika İkiyi on sekiz geçe Hayal ettiği gibi bir sonuca varamadı. Son anda aklına bir şey gelene kadar bekledi. 11.53 28 14.18 Şaşkınlıktan çığlık attı. Bunlar bir numara olabilir miydi? 115 328 14 18 Bu bir telefon numarasıydı. Böyle bir numaraya daha önce hiç rastlamamıştı. Elleri titremeye başladı. Heyecanlanmıştı. Karşısına ne çıkacağını bilmiyordu. Yine de korka korka numarayı aradı. “Sayın abonemiz yanlış veya eksik bir numara tuşladınız” telefonu kapattı. Bir yandan adamla konuşmak zorunda kalmadığı için rahatlamış, diğer yandan da yanıldığı için üzülmüştü. Bu işin peşini bırakmaya karar vermek üzereydi. Birden aklına geldi. “sıfırı unutma” bu sefer karşında adamı bulacağına çok emindi. Numarayı çevirdi. 0115 328 14 18 “Sayın abonemiz yanlış veya eksik bir numara tuşladınız” Yıkılmıştı. Ne düşüneceğini bilmiyordu. Aklında son bir alternatif vardı ama o da mümkün değildi. O gün artık hiçbir şey düşünmek istemedi. Sadece uyumak istiyordu. Yattı ve zor da olsa uykuya dalmayı başardı. Uykusunda sabaha kadar adamla uğraştı durdu. Uyandığında kahvaltı yapmadan telefonu eline aldı. Önce biraz sakinleşmeye çalıştı. Bir bardak su içti. Elleri titriyordu. Yine de aramak zorunda olduğunu biliyordu. Bu gizem başka türlü ortadan kalkmayacaktı. Numarayı çevirdi. 115 328 14 180
“Sayın abonemiz yanlış veya eksik bir numara tuşladınız, lütfen tekrar dene…” - Neden bu kadar uzun sürdü? Telefon açılmıştı. Tok bir erkek sesi ile karşı karşıyaydı. - Hıı? - Bir şifreyi çözmek bu kadar zor olmamalı. - Kimsin sen? - Hayatını kurtaracak kişiyim. - Ne demek istiyorsun? - Çok basit bir cümle kurdum. Yaşamak istiyorsan bunu yapacak kişi benim. - Açıkla. - Bundan yaklaşık altı ay önce seninle bir araya geldik. Bana bir söz verdin. O sözü şimdi tutmazsan iki gün sonra saat akşam sekizi çeyrek geçe öleceksin. - Delirmişsin sen! Para mı istiyorsun? Bak, eğer öyleyse kuruş bile alamazsın benden haberin olsun. Hemen polisi arıyorum. Gerçekten delirmişsin sen. - Sen bilirsin. Adam telefonu başka bir şey söylemeden kapatmıştı. Yazar onu korkuttuğunu düşünüp derin bir nefes aldı. Bir gizemin de böyle çözülmesi yazarı rahattı. Ama aklında onu tedirgin eden başka bir şey vardı. Defterde yazan diğer cümleler. Nasıl oluyor da? Ya da neyse diye geçirdi içinden. Kesin mantıklı bir açıklaması vardı, sadece o hatırlamıyordu. Aradan iki gün geçmiş, saat ilerlemişti. Yazar huzursuzlanmaya başlamıştı, ölüm korkusu tüm zihnini ele geçiriyordu. Artık yapabileceği başka bir şey kalmamıştı. Telefonu eline aldı ve numarayı çevirdi. “Sayın abonemiz yanlış veya eksik bir numara tuşladınız” - Bu araman da uzun sürdü, sende alışkanlık galiba bu. Neyse hala biraz vaktin var. - Benden ne istiyorsun? - Ben bir şey istemedim senden, altı ay önce sen verdin. - Ne verdim? - Söz verdin. - Ne sözü? Bak, aklım çok karıştı. Daha kolay anlayabileceğim bir şekilde anlatır mısın? - Altı ay önce bana, üç ay içinde yapacağına dair bir söz verdin. Bu nedenle seni üç ayın bitiminden bir gün sonra aradım ve sözünü hatırlattım, her şeyi en baştan anlattım sana. Sense bana siktirip gitmemi söyledin. Sen sözünü tutmadın, şimdi sana son bir şans veriyorum. - Sana neden inanayım? - Siyah defterinde yazanı hatırla. - Sözünü tut. O doğru söylüyor… Ama sen tüm bunları nasıl? Nasıl oluyor da, nereden? - Bilmen gereken kadarını bileceksin. Zamanı geldiğinde hepsini anlatacağım sana. - Ne sözü verdim sana? - Son kitabındaki öykülerin bana ait olduğunu, canlı yayına çıkıp itiraf edeceksin. Saat sekize bir dakika var. Kararını çabuk ver. - Eğer defterde yazılanlar ve söylediklerin yalansa? - Hiç hatırlamıyor musun öykülerin sana ait olmadığını? - Hayır, inan ki hatırlamıyorum. Buna inanmıyorum da aynı zamanda. - Defterdeki yazı senin el yazın. Her kelimesini sen yazdın. - Bir saniye bekler misin? Alarmım çalıyor bakmam lazım. - Tabii, sonuçta unutkan olan sensin. - Unutkan? Sen nereden biliyorsun? - Sadece bilmen gereken kadarını demiştim. Ben bekliyorum. Hallet işini. - Geldim geldim. Küçük bir şey vardı da, onu hallettim. Bak, aklım gerçekten çok karışık. Bana daha somut bir delil veremez misin? - Vakti gelince onu da vereceğim. Şimdilik tek yapman gereken defterine yazdıklarına itimat etmek. - Beni çok iyi anlamanı istiyorum, çok korkuyorum. Saat hızla ilerliyor. Tamam, sana söz veriyorum. Açıklayacağım. Sen yeter ki kurtar beni. Ne istersen yapacağım. Ölmek istemiyorum. - O zaman sana bir şey anlatmama izin ver. Seni nasıl bu kadar iyi tanıdığımı, her şeyi nasıl bu kadar iyi bildiğimi anlayacaksın. - Zaman tükeniyor. - Korkma, hala vaktin var. Bundan yaklaşık bir sene önce sana geldim. Elimde, yazdığım öykülerden oluşan dosyam vardı. Değerlendirmeni, bana ön ayak olmanı istedim. Soğuk bir halin vardı. Yine de kabul etmen beni çok sevindirdi. Dosyayı aldın ve beni arayacağını söyledin. Evet, tahmin edeceğin gibi aramadın. Aradan altı ay geçti. Senin reklam afişini gördüm bir kitapçıda. Yeni kitabının imza günü varmış. İçeri girip kendi kitabımı, senin imzanla satın aldım. Ne kadar kötü bir histi tahmin dahi edemezsin. Bu güne kadar kitaplarını imzalarken ki yüzünü gördüğünü hiç sanmıyorum. Bu kadar soğuk olabilmen korkutucu. Üstelik benim öykülerimle, senin hayranlarına. - Zaman geçiyor, durdur artık şunu, söyle, yardım et. Söz verdim sana, insanlara anlatacağım. - Sekizi çeyrek geçene kadar bitecek anlatacaklarım. Merak etme. Devam etmeme izin ver. - O zaman söyle bana, tüm bu gösteriye ne gerek vardı? - Dedim ya, seni üçüncü ayın bitiminde aradım. Bana küfür edip telefonu kapattın. O gün seninle konuşmanın imkânsız olduğunu anladım. Ancak sen istersen konuşabileceğimizi biliyordum. Sana merak, bir tutku verdim. Sen de benim peşime düştün. - Anlamıyorum. Peki ya o defteri almasaydım? Ne yapacaktın? - Siyah defteri mi? - Evet, ama nasıl biliyorsun bunları? - Altı ay önceki buluşmamızda sana bir defter bulmamı söyledin ve o defteri sana ben verdim. O akşam ki canlı yayında her ayrıntı, her detay siyahtı. Sen bunu fark etmedin ama beynin farkındaydı. O ana ait not almak istediğinde gözünde canlanan her şey siyahtı. Dolayısı ile siyah defteri seçtin. - Dâhiyane. Sıfırı unutma neydi peki? - Bak ben zeki bir adamım. Hiçbir işimi şansa bırakmam. Tüm yazdıklarını sana ben yazdırdım. Sıfırı unutma ise geleceğe dönük bir güvenlik önlemiydi. Sana asla güvenmedim. İyi ki de güvenmemişim. Lazım oldu gördüğün gibi. - Böyle bir numara nasıl oluyor da kullanılabiliyor peki? Biri söylese imkânsız derdim. - İşte o da benim küçük sırrım. Öykü yazıyorum evet ama asıl mesleğimi sana hiç söylemedim. - Beş dakikam kaldı. - Her şeyi unuttuğunu bana o gün anlattın. Altı ay gibi bir sürede beni nasıl hatırladığını sordum sana. İşte o an, sadece bir anlığına seni affeder gibi oldum. “Hiç unutmadım ki” dedin. Sonra unuttun. Ama ben unutmadım. Hep bugünü bekledim. Bana yalvaracağın günü. - Tamam, kabul, yaptığım affedilemez. Ama bak, yalvarıyorum. Lütfen. Dört dakikam var. - Buluştuğumuz gün bana beyninle tümör olduğunu söyledin. O zamana kadar büyük yazarın unutkanlık sorunu olduğunu kendinden başka kimse bilmiyormuş. Neden ben, dedim. Çünkü, sadece sana gerçekten güvenebilirim, dedin. Dedin ki, üç ay sonra parça alınıp patolojiye gönderilecekmiş. Eğer tümör kötü huylu çıkarsa ölmek için bir yol buldum. İntihar edeceğim. Not alamam, başka birine söyleyemem. Arkamdan ne kadar da zayıfmış dedirtemem kimseye. Eğer kötü huyluysa bırak öleyim. Ama iyi huyluysa beni kurtar, dedin. Sonra unutmaman için deftere not aldık. Patoloji sonuçların çıkana kadar sözünü tutacaktın ama yapmadın. Seni yakından takip ettim. Tümörün iyi huylu olduğunu öğrendikten sonra aradım seni. Beni unutmuştun. Siktiri çektin. Şimdi bugün benden yardım dileniyorsun. Şimdi ne olacak sence? - İki dakika, intihar etmeyeceğim. Bu muydu? Bu kadar mıydı? Kendimi neden öldüreyim ki? Yapmayacağım. - Yanlış, bir dakika kaldı. Sekizi on dört geçiyor. Ve sen kendini on dört dakika önce öldürdün. İntiharın, altı ay sonra içmen gereken ilacı, otopside tespit edilemeyecek bir zehirle değiştirmekti. Alarmın çaldığında da o zehri içtin. Hiçbir yere not almadın korkmamak, vazgeçmemek için. Benden başka kimseye söylemedin güvenmediğin için. Şimdi yolun sonundayız ikimizde. - Ölümüme izin verdin. Bana oyun oynadın. - Bu oyunda ikimiz de kaybettik sayın yazar. Hoşça kalın…


